алисо
New member
- Joined
- Jan 29, 2026
- Messages
- 4
- Reaction score
- 6
Edran, Aurelmâr Krallığı’nın kuzey sınırlarına yakın, ormanların hüküm sürdüğü topraklarda doğdu. Doğduğu topraklar, onun kimliğini kan bağından çok daha güçlü biçimde şekillendirmişti.
Edran’ın annesi, onu dünyaya getirirken hayatını kaybetti. Bu kayıp, Edran’ın hafızasında bir anı olarak değil, hayatının eksik bir parçası olarak yer etti. Annesinin yüzünü hiç görmedi, sesini hiç duymadı. Onun için dünya, daha ilk günden sessiz ve acımasızdı. Hayatındaki tek gerçek bağ, babasıydı.
Babası, Aurelmâr Krallığı’nın tanıdığı en iyi avcılardan biriydi. Ne bir lorddu ne de bir asker; ama orman onun krallığıydı. Sessiz, disiplinli ve sert bir adamdı. Duygularını kelimelerle değil, yaptığı işle gösterirdi. Edran’ı da böyle büyüttü. Çocukluğunda oyuncakları olmadı; onun yerine bıçak, yay ve tuzaklar vardı.
Edran yürümeyi öğrenir öğrenmez babasıyla birlikte ormana girmeye başladı. Önce sadece izledi. Hangi hayvanın hangi izleri bıraktığını, rüzgârın yönüne göre nasıl hareket edilmesi gerektiğini, ormanda ses yapmanın ne kadar tehlikeli olduğunu öğrendi. Babası ona hep şunu söylerdi: “Avcı güçlü olduğu için değil, sabırlı olduğu için yaşar.”
Yıllar geçtikçe Edran bu sözlerin anlamını kavradı. İz sürmede ustalaştı, sessiz hareket etmeyi öğrendi, okunu boşa atmamayı alışkanlık hâline getirdi. Genç yaşına rağmen Aurelmâr’ın çevresindeki köylerde adı duyulmaya başlamıştı. İnsanlar ona güvenirdi; çünkü Edran sözünü tutar, avını temiz yapar ve asla gereksiz kan dökmezdi.
Ancak kader, Edran’ı sınamayı bırakmadı. Bir kış sabahı, babasıyla birlikte her zamanki gibi ava çıktılar. Hava soğuktu, sis ormanı tamamen kaplamıştı. Av derinlere kaçmıştı ve babası izleri takip ederek öne geçti. Bir süre sonra sis yoğunlaştı ve Edran babasını gözden kaybetti. Seslendi, bağırdı ama cevap alamadı. Saatler süren aramadan sonra orman yine sessiz kaldı.
Edran o gün tek başına geri döndü. Babası ne ölü bulundu ne de diri. Sanki orman onu yutmuştu. O günden sonra Edran için hayat ikiye bölündü: babası varken ve babası yokken.
Yalnız kaldı. Köyde kalmayı denedi ama insanlar ona yabancıydı. Konuşmaları boş, yaşamları anlamsız geliyordu. Duvarlar arasında duramadı. Sonunda tekrar ormana döndü. Artık sadece bir avcı değil, hayatta kalmak zorunda olan bir adamdı.
Edran, babasından öğrendiği her şeyi yeniden gözden geçirdi. Kendi yöntemlerini geliştirdi. Daha sessiz hareket etmeyi, geceleri avlanmayı, tehlikeyi önceden hissetmeyi öğrendi. Açlık, soğuk ve yalnızlık onu zayıflatmadı; aksine keskinleştirdi. Her av, onu biraz daha ustalaştırdı.
Yıllar içinde Edran, yaşadığı krallıkta bir efsane hâline gelmeye başladı. Onu gören azdı ama adını duymayan yoktu. Ormanlarda kaybolanlar ondan bahseder, canavar avı gerektiğinde fısıltılar onun adını taşırdı.
Edran artık yalnızca av peşinde koşan biri değildi. O, ormanın kendisi olmuştu. Sessiz, tehlikeli ve durdurulması zor. Hayatı elinden alınan her şeyin intikamını doğrudan değil...
Hikaye yeniden başlıyordu..
Edran’ın annesi, onu dünyaya getirirken hayatını kaybetti. Bu kayıp, Edran’ın hafızasında bir anı olarak değil, hayatının eksik bir parçası olarak yer etti. Annesinin yüzünü hiç görmedi, sesini hiç duymadı. Onun için dünya, daha ilk günden sessiz ve acımasızdı. Hayatındaki tek gerçek bağ, babasıydı.
Babası, Aurelmâr Krallığı’nın tanıdığı en iyi avcılardan biriydi. Ne bir lorddu ne de bir asker; ama orman onun krallığıydı. Sessiz, disiplinli ve sert bir adamdı. Duygularını kelimelerle değil, yaptığı işle gösterirdi. Edran’ı da böyle büyüttü. Çocukluğunda oyuncakları olmadı; onun yerine bıçak, yay ve tuzaklar vardı.
Edran yürümeyi öğrenir öğrenmez babasıyla birlikte ormana girmeye başladı. Önce sadece izledi. Hangi hayvanın hangi izleri bıraktığını, rüzgârın yönüne göre nasıl hareket edilmesi gerektiğini, ormanda ses yapmanın ne kadar tehlikeli olduğunu öğrendi. Babası ona hep şunu söylerdi: “Avcı güçlü olduğu için değil, sabırlı olduğu için yaşar.”
Yıllar geçtikçe Edran bu sözlerin anlamını kavradı. İz sürmede ustalaştı, sessiz hareket etmeyi öğrendi, okunu boşa atmamayı alışkanlık hâline getirdi. Genç yaşına rağmen Aurelmâr’ın çevresindeki köylerde adı duyulmaya başlamıştı. İnsanlar ona güvenirdi; çünkü Edran sözünü tutar, avını temiz yapar ve asla gereksiz kan dökmezdi.
Ancak kader, Edran’ı sınamayı bırakmadı. Bir kış sabahı, babasıyla birlikte her zamanki gibi ava çıktılar. Hava soğuktu, sis ormanı tamamen kaplamıştı. Av derinlere kaçmıştı ve babası izleri takip ederek öne geçti. Bir süre sonra sis yoğunlaştı ve Edran babasını gözden kaybetti. Seslendi, bağırdı ama cevap alamadı. Saatler süren aramadan sonra orman yine sessiz kaldı.
Edran o gün tek başına geri döndü. Babası ne ölü bulundu ne de diri. Sanki orman onu yutmuştu. O günden sonra Edran için hayat ikiye bölündü: babası varken ve babası yokken.
Yalnız kaldı. Köyde kalmayı denedi ama insanlar ona yabancıydı. Konuşmaları boş, yaşamları anlamsız geliyordu. Duvarlar arasında duramadı. Sonunda tekrar ormana döndü. Artık sadece bir avcı değil, hayatta kalmak zorunda olan bir adamdı.
Edran, babasından öğrendiği her şeyi yeniden gözden geçirdi. Kendi yöntemlerini geliştirdi. Daha sessiz hareket etmeyi, geceleri avlanmayı, tehlikeyi önceden hissetmeyi öğrendi. Açlık, soğuk ve yalnızlık onu zayıflatmadı; aksine keskinleştirdi. Her av, onu biraz daha ustalaştırdı.
Yıllar içinde Edran, yaşadığı krallıkta bir efsane hâline gelmeye başladı. Onu gören azdı ama adını duymayan yoktu. Ormanlarda kaybolanlar ondan bahseder, canavar avı gerektiğinde fısıltılar onun adını taşırdı.
Edran artık yalnızca av peşinde koşan biri değildi. O, ormanın kendisi olmuştu. Sessiz, tehlikeli ve durdurulması zor. Hayatı elinden alınan her şeyin intikamını doğrudan değil...
Hikaye yeniden başlıyordu..